Geçmişin İzleri: Neden Unuttuk ve Neden Anlatamıyoruz?
Bugün hava soğuk; hem de tahmin ettiğinizden çok daha soğuk. Takvimler kış ayını göstermiyor belki ama ruhumun derinliklerinde bir zemheri ayazı hissediyorum.
Yazın ortasında kışı yaşamak sadece fiziksel bir üşüme değil; bir vicdan üşümesidir. Biz sıcak evlerimizdeyken, dışarıda yaşam savaşı verenlerin sessiz çığlığını duymamak, asıl soğukluktur.
"Eskiden hava soğusa da kalpler sıcaktı; şimdi güneş tepede olsa da gönüller buz kesmiş."
Modern Zamanın Yeni Tanrısı: Para ve Statü
Giderek daha fazla maddiyat odaklı bir dünyaya uyanıyoruz. Cebinde parası olanın sesinin daha gür çıktığı, lüks hayatların sosyal medyada cirit attığı bir dönemdeyiz.
Para denen illet, sadece ihtiyaçları karşılayan bir araç olmaktan çıktı; insanları aç ve susuz bırakan bir sosyal hiyerarşi aracına dönüştü.
Toplumun Kanayan Yaraları
- Suni Mutluluklar: Kafelerden otellere savrulan ama derinlikten yoksun hayatlar.
- Sosyal Adaletsizlik: Fakirin halini sadece "Niyetli misin?" diye soran bir zihniyetin insafına bırakmak.
- Yozlaşan Değerler: Paranın gücüyle gelen sahte saygınlıklar.
Hey Gidi Eskiler: Komşuluk Nereye Gitti?
Eskiden komşuluk vardı diye başlayan cümleler artık birer klişe gibi gelse de, aslında kaybedilen bir imparatorluğu anlatıyor.
2017'den bu yana (ve çok daha öncesinden beri) hızla yalnızlaşıyoruz. Mahalle kültürünü bıraktık, yan binadaki, hatta kapı komşumuzun adını dahi bilmez olduk.
Eskiden Ne Farklıydı?
- Kolektif Yaşam: Mahallede kim aç, kim tok herkes bilirdi.
- Güven Duygusu: Çocuklar sokağa emanetti, sokak ise herkese.
- Samimiyet: "Yanlış Batılılaşma" dedikleri şey, belki de bizim samimiyetimizi bir kenara bırakıp bireyciliğe hapsolmamızdı.
Yaşarken Yaşlanmak ve Unutmak
Genetiğimizle mi oynadılar yoksa bu çağın hızı mı bizi bu hale getirdi bilmiyorum. Beş dakika önce planladığımı altıncı dakikada unutur hale geldim.
Belki de bu unutkanlık, modern dünyanın ağırlığını kaldıramayan zihnimizin bir savunma mekanizmasıdır. Dikkafalı olsaydık belki bu kadar çabuk pes etmezdik.
On Dokuz Yaşında Yetmişlik Bir Ruh
Henüz yolun başındayken, yaşanmışlıkların ağırlığıyla yetmiş yaşındaki bir adamın bilgeliği (ya da yorgunluğu) ile konuşmaya başladım.
Eskiden saygı vardı, edep vardı. Şimdi labalî konuşan, hayatın kıymetini bilmeyenlere bakınca insan elinde bir baston olsun, o bastonla edepsizliğin üzerine gitsin istiyor.
Sonuç: Kalemim Şükür Bugün de Yazıyor
Hayatın kıymetini henüz vakit varken, dizlerimizde derman, gözlerimizde fer varken bilmek gerekiyor. Gerisi sadece birer hikâyeden ibaret.
Zaman hızla akıyor ve hepimiz bir gün yaşlanacağız. O gün geldiğinde "keşke" demek yerine, kalemimiz hâlâ yazabiliyorken içimizdeki gerçeği haykırmalıyız.